« Önceki |

8/11/2006

Batı’nın Getirdikleri..!

Batı’nın Getirdikleri..!

 

Batı özlemiyle yaşayan kendini Batılı zannedip, Batı gerçeğini mutlak gerçek, Batı’nın doğrusunu mutlak doğru olarak kabul eden birçok bilinçli ve bilinçsiz işbirlikçinin ideolojik tavırları, ülkemizi içinde bulunduğu bataklığa sürüklemiştir.

 

Bugün Batılılaşma adına, “Ulus-Devlet” ilkesi büyük bir yıpratılmaya maruz bırakılmıştır. Körü körüne Batılı her şeyi bizden iyi bilir, insan hakları batıdadır, teknoloji, bilim, sanat, batınındır diyen hastalık beyinler, toplumu üretici toplumdan tüketici topluma dönüştürmüştür ve Batı sömürüsüne ortak olmuşlardır.

 

Batı ve içerdeki yandaşlarının ne getirdiğine bakacak olursak şöyle sıralayabiliriz:

 

a). Milyonlarca Kızılderili’yi, Güney Amerikalıyı, Afrikalıyı, Asyalıyı, Avrupa’da Bosnalıyı, Balkan Türk’ünü, Arnavut’u katleden engizisyon kafalı Batı, Sahte Ermeni Tasarısını ve insan hakları sözleşmesi teranesini getirmiştir.

 

b). Gerçek demokrasinin kendinde olduğunu zanneden Batı, düşünce özgürlüğü savunuculuğu bekçiliğinin yanında, ülkemizi parçalanmanın eşiğine getirmiştir.

 

c). İçerdeki bölücülere silah ve Nobel ödülü getiren Batı, kendi emperyalist sömürgeciliğini ve yayılmacılığını, yine kendi çıkarları için gizliden getirmiştir.

 

d). Türk askerinin başına çuval geçiren ikiyüzlü batı, PKK için koordinatör getirmiştir.

 

e). IMF’ yi başımıza musallat eden Batı, ülkeyi borç bataklığına sürükleyerek kendine esir etmiş ve yine ülke insanını işsizler ordusu haline getirmiştir.

 

f). Küresel imparatorluğun ekonomik tetikçisi olan Batı, özelleştirmeyle bugün Kamuyu, Tersaneleri, Sanayi Bölgelerini, Tarım Alanlarını, Yeraltı ve Yerüstü Madenlerini, Türk iletişim ağını, Turistik Bölgeleri ele geçirerek, yabancı sermaye sizi zengin edecek yalanını getirmiştir.

 

g). Yabancı dille eğitimi getiren Batı, Türkçe’yi yok etmenin eşiğine getirmiştir.

 

h). Vakıflar yasasını kabul ettiren Batı, bu yasanın yanına diyalog aldatmacasını da  ekleyerek, ülkeyi ekümenizm yayılmacılıkla karşı karşıya getirmiştir.

 

ı). Dün sağ-sol çatışması oyununu pompalayan Batı, bugün din-laik çatışması oyununu karşımıza getirmiştir.

 

i). Neo-Liberalizmi ve kapitalizm sistemi demokrasimize giydiren Batı, Ulus-Devlet ilkesini yok etme çabasında, asıl amacı olan Kemalizmi yok etme aşamasına getirmiştir.

 

j). Kıbrıs’ı üs olarak kullanmak isteyen Batı, Kıbrıs’ta hakimiyeti nerdeyse ele geçirmiştir.

 

k). Talabani ve Barzani ile petrol pazarlığına giren ikiyüzlü Batı, Türkmen Kardeşlerimizi, peşmergelerin elinde oyuncak haline getirmiştir.

 

Evet yukarıda belirttiğimiz konulara daha çok eklenmesi gereken olgu varken, birkaç tanesine örnek vermiş olduk. Batı ve içerdeki beyinsiz işbirlikçilerin, ülkemiz açısından yaptıkları affedilmeyecek nitelikte bir vahamet ve daha da ötesinde bir şerefsizliktir.

 

Temelleri Özal hükümeti zamanında  atılan liberal politika şemsiyesi altında ve yine bu dönem Korkut Özal sayesinde bazı tarikatların, liberalizm+din ortaklığı ile vücut bulan, Ulus-Devlet ilkesini yıpratma operasyonu aynı dönem “Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun” kaldırılması ile yurtta ihanetler büyük bir hızla başlamıştır. Batı tarafından sağ-sol çatışmasının adı değiştirilmiş ve yeni adı olan laik-din çatışması olarak tanımlanmıştır.Bu politikalara diğer hükümetlerde aynı kafa ile iştirak ederek, ülke bugünkü tartışma ortamı ve Batı’nın aşağılama durumuna getirilmiştir.

 

Batı ve kendini Batılı zanneden aşağılık kompleksine sahip olan aşağılık kimseler, dün Atatürk döneminde nasıl ulusalcıları ve kuvvacıları karalayıp suçluyor ise bugünde aynı şekilde garip taktiklerini kullanarak karalama ve suçlama çabası içindedirler. Evet dün Batı ve içerdeki tetikçisinin yaptığı ne ise bugünde aynı niteliktedir. Onlar açısından değişmeyen tek şey bir türlü başaramadıkları böl, parçala ve yık ilkesidir.

 

Bilimi, insanlığı, kültürü ve medeniyeti Batıya öğreten Türk’lerdir. Taşıyıcı farede ki veba hastalığından kırılan geri kalmış Batı, büyük Türk hekimi “İbni Sina’dan” yardım talebinde bulunmuştur. Türk bilim adamı “Fergani” Batı’ya astronomiyi öğretmiştir. Türk bilim adamı “El-Buruni” yine astronomi ve trigonometriyi Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Farabi” matematik, mantık, felsefe ve musikiyi yine bu konularda geri Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Cezeri” sibernetik ilimi daha mekaniğin ne anlama geldiğini bilmeyen Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Takuyiddini” gökbilimci olarak güneş ve gezegenler ilişkisini, dünya yuvarlaktır diyen “Galileo’yu” suçlayan geri Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Cemşid” cebiri, güneş ve ay tutulması hesabı ile ondalık hesabı Batıya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Kadızade El-Rumi” geometri ve astronomiyi Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Gelenbevi İsmail Efendi” Osmanlı imparatorluğunun büyük matematikçilerinden olup yine matematiğin birçok dalını Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Harezmi” hem matematik hem de astronomide ve cebire katkıda Batı’ya çok şey öğretmiştir. Türk bilim adamı “Piri Reis” dünya haritalarını çizmiş ve denizcilik ilmini Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Lagari Hasan Çelebi” ilk roketi bulan bilim adamı olmuş ve Batı’ya öğretmiştir. Türk bilim adamı “Ahmet Yesevi” Türkçe’ye yaptığı katkılarla ve yine Türkçe’nin kalitesini, Türkçe kitaplar basarak Batı’ya öğretmiştir.

 

Yukarda saydığımız ve Batı’ya öğrettiğimiz bilim ve medeniyetin, bizde Batı hayranlığı ve Batı hayranlığının vermiş olduğu aşağılık kompleksi içinde olan insanlarımıza ithaf olunur! Batıya çok öğreti verdiğimiz aşikardır, fakat yazı başlığında “Batı’nın Getirdikleri” mutlak saydığı kendi gerçeğinde, bizden çok şey götürdüğü asıl mutlak gerçekliktir. “Türkler gittiği yere insanlık, Batı ise gittiği yere insanlıktan uzak beşeriyet götürmüştür.”

 

Ulu Önder Atatürk’ün bir sözü günümüzde yaşadığımız vahameti çok iyi anlatmaktadır. “M. Kemal Atatürk” Söyleminde: Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar dolaşıyor. Bundaki gaye pek aşikârdır ki, millî hareketi neticesiz bırakmak, millî emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı mühim parçalarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman görüldüğü gibi bizde de kalp ve âsabı zayıf, kavrayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve şahsî menfaatini vatan ve milletinin zararında arayan adî kimseler de vardır. Doğu işlerini çevirmede ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, memleketimizde buna âdeta bir teşkilât haline getirmişlerdir. Fakat mukaddesatını kurtarma gayesiyle çırpınan bütün millet, işbu azim ve mücadele yolunda her türlü güçlükleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.” (1919 Nutuk III, s. 930)

 

Yine Ulu Önderimiz “M. Kemal Atatürk” tarihsel bir söyleminde: “Ey Türk milleti! Sen yalnız kahramanlık ve cengâverlikte değil, fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin. Tarih, kurduğun medeniyetlerin övgüleriyle doludur. Mevcudiyetine kasteden siyasî ve toplumsal etkenler birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da, onbin yıllık fikir ve kültür mirası, ruhunda bakir ve tükenmez bir kudret halinde yaşıyor. Hafızasında binlerce ve binlerce yılın hatırasını taşıyan tarih, medeniyet safında lâyık olduğun yeri sana parmağıyla gösteriyor. Oraya yürü ve yüksel! Bu, senin için hem bir hak, hem de bir vazifedir!” (Türk Tarihinin Ana Hatları, Methal Kısmı, 1931, s. 74)

 

Evet Gazi M. Kemal Atatürk’ün dediği gibi onbin yıllık Türk kültürü ve tarihi kurduğu medeniyetlerin övgüleriyle doludur. Bu övgü, fikir ve kültür mirasında Türk’ün Ruhunu sonsuza kadar yaşatmaktan geçer. Bugün için Batı hayranlığı ile kendini yaşatmaya çalışılan ruh sadece hasta ruh, övgü ile dolu tarihini illaki anlamaya çalışmayan ise sadece ölü ruhtur.

 

Levent Geçkalanlar

8/11/2006

MEB İlerleme Raporu..!

 

MEB İlerleme Raporu..!

 

 

Eğitim ve eğiticiliğin kutsallığını göz önüne alacak olursak, eğitim ve eğiticiliğin asıl amacı ülkeye akıllı, zeki ve uyanık nesiller yetiştirmektir. Eğitim kutsallığının ilerleme sürecide, ancak çağdaş Kemalist bir düşünceyle sağlanabilir.

 

Bugün için ilerici çağdaş Kemalist bir eğitim vardır demek; tamamen kendimizi kandırmaktan öteye geçemez. Nasrettin Hoca, Keloğlan, Tarkan ve birçok “Türk Kahramanı” ile yetişen bizim nesiller hayalinde kendine, yine kendi öz kültürü ile oturttuğu ruh kimliği ve  kendi öz varlığımızı gerçek “Milli Eğitim” sayesinde bulabiliyorduk. Hani arada bir “Güliver’in Maceraları , Arzın Merkezine Seyahat ve birçok yabancı edebiyat eseriyle de” yabancı kültürü tanıma fırsatı bulabiliyorduk, fakat yine o dönem eğitim sistemi içinde Güliver’in ve diğer yabancı kültür kahramanlarının ne namaz kıldığına nede hidayete erdiklerine kesinlikle şahit olmadık.

 

Milli eğitimin bugünkü garip sistemini az buçuk anlayabiliyorsak, bize öğretilen Nasrettin Hoca’nın eşeğe ters binişinden aldığımız akıl dolu dersten kaynaklandığını açıkça söyleyebiliriz. Eşeğe ters binen şimdiki zavallı akıllar sayesinde, Örümcek Adam’ın namaz kılışı ve diğer yabancı kültür kahramanların hidayete erdirilmesinin ne amaçla yapıldığını çok iyi kavrayabiliyor ve yine  eşeğe  ters binenin misyonerliğe soyunduğunu gayet iyi anlayabiliyoruz.

 

Bugün  Milli Eğitimin içine sokulan Hristiyan’lık propagandasından başka bir şey değildir. Dün “Neo-Con” Kızılderili çocuğu devşirmek için misyonerlik anlamında eğitim garabetini nasıl yaptıysa, bugünde aynı biçimde cüppeli, sarıklı, teşbihçi, sarkık bıyıklı, çağdışı, ümmetçi, din simsarcı neo-con’un misyonerlik garabetiyle yapılmaktadır. Milli Eğitimin içi bile, bile boşaltılmış ve laik eğitim sistemi çürütülmenin eşiğine getirilmiştir. Devletin ve Milli Eğitimin içine sarkan cüppe, toplumu bozucu yönde, işbirlikçi hainliği; bir uçları dışarıya bağlı Nurcu, Fethullahçı ve Nakşibendi gruplarına mensup zatlarca yapılmıştır.

 

Okullarda bedava dağıtılan kitapların içinde eğitimin kutsallığı vardır demekle yetinen eğitimci yalan söyler. Bu kitaplar amaçlı bastırılmıştı!. Bu kitaplar çağ dışıdır, akıl almazdır. Misyonerliğe soyunan kitap, ihaledeki anlaşmalı yayın evine ve taşımacılık yapan anlaşmalı şirkete, bir anlamda yeşil sermayeye  para kazandırırken, ülkeye ve eğitim gören çocuğa çok şey kaybettirmektedir.

 

AB’ye verilen ilerleme raporunda, isteklerinizi harfiyen gerçekleştirdik. Satılacaklar, satıldı ve satılmaya devam ediyor. İstediğiniz bazı anayasa hükmündeki maddelerini de kaldırdık.Yine AB’ye Milli Eğitime de sizin istekleriniz doğrultusunda cüppesi bizde olan, sizin misyoner cüppeyi giydirdik. Bizler toplum olarak bayağı ilerledik, batı medeniyetleri seviyesine de bayağı ulaştık demeye birilerinin elbette hakkı var.

 

Bugünkü ekonomide protesto olan senetler, 2001 yılı ekonomi krizindeki protesto olan senetlerin sayısını da geçmiş. Ekonomide, eğitimde ve birçok alanda bayağı ilerlemişiz! O zaman bizimde halk olarak üzerimizde  hak saydığımız ve etrafı güllük, gülistanlık gösteren gelmiş geçmiş tüm yönetimlere diyeceğimiz:

 “Tek kelimeyle helal olsun sizlere!”

 

 

Levent Geçkalanlar

 

 

 

 

 

 

 

8/11/2006

ATATÜRK’ÇÜLÜK RUHU NEREMİZDE?

 

 

ATATÜRK’ÇÜLÜK RUHU NEREMİZDE? 

 

 

 

Atatürk’çülük ruhu, ben Türk’üm diyebilenin ve kendini Atatürk devrimlerine adayan tüm bireylerin ruhu, bu kararlılık esasıyla Atatürk’ün ruhu ile aynı merkezde iç içe demektir. Bu ruh varolduğu sürece “Türkiye Cumhuriyeti” ilelebet sonsuza dek yaşayacak ve her gün ufuktan doğan bir güneş gibi etrafına ışık saçmaya devam edecektir.

 

Atatürk’çülük ruhunu yaşatmakta, Atatürk’çülüğü anlamaktan geçer. Atatürk’çülük demek: Büyük Türk Milleti’nin esaretten asalete, parçalanmadan ulusal bütünlüğe, Batı emperyalizminden kurtulup tam bir bağımsızlığa ve ümmetçi zihniyetten kurtulup tam milli birliğe geçiş demektir. Cihanda, ezilen toplumların gökten asla indirmeyecekleri örnek bayrak demektir Atatürk’çülük! Bu bayrak ki, Türk’ün tarihinin 10 bin yıllık kültür mirasından ve hoşgörüsünden doğmuştur.

 

Gerçek Atatürk’çü bu ruhla, her an ben buradayım ve Atatürk devrimleri yolunda göğsümü korkmadan siper ederim diyebilendir. Atatürk’çü ruh, asla uşaklığa, satılmışlığa, yobazlığa, bağnazlığa, ihanete, çürümüşlüğe ve çağdışı eylemlere izin vermez. Atatürk’çülük: Tüm uygarlıkların yaşamını devam ettirebilmesi için, başarısı için en gerçekçi yol demektir, ilim demektir, irfan demektir. Bu gerçekçi yolda gemiyi, rotasından saptırmadan ilerlemek demektir. Atatürkçülük ruhu, bu ilerlemede akla dayanmayan fikirlerden ve bilgisizlikten arınarak hakikati bulmada, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yaratmak demektir.

 

Atatürk’çülük, ulusal birliğin içinde yeşermeli, tohumlarını her döneme ekebilmeli ve hasadını her dönem toplayabilmelidir. Bu hasat devamlı aydınlanmanın meyvası olmalı ve zihni uyuşukluktan, zihni uyanışa geçişle “gerçek demokrasiye ulaşmada Atatürkçü’lük vazgeçilmez ilkemiz olmalıdır.” Ulus gerçek kimliğini bulmada Türkçe’yi korumak asıl hedefimiz dahilinde olmalı, bu bağlamda söylemimiz: “Bu vatan Türk’ün vatanı, ana dili ve eğitim dili de Türkçe’dir” demeli, asla ulusal kültür dilinden ödün verilmemelidir.

 

Atatürk’çülük ruhu, asla ortaçağ zihniyetini barındırmaz. Cemaatlerin ve tarikatların “ümmet-devlet” zihniyetine karşı, gücünü halktan alan laik düzenle “ulus-devlet” zihniyetini ortaya koyar.Yine gücünü Atatürk devrimlerinden alan bu zihniyet, bilim ve sanatta çağı yakalayıp önüne geçme de asıl odak noktamız olmalı ve tüm zamanlara ışık tutmanın kararlılığını taşımalıdır.

 

Demokrasinin eşitlik ilkesin de tüm bireyler, bu ruhta birleşerek tek vücut olmalı, çağdaş toplumların en önde gideni olmaya gayret ve çaba göstermekle asıl gaye, Atatürk devrimlerine bıkmadan, usanmadan devam etmek ana hedefimiz olmalıdır. Elbette bu hedefte izlenecek yol çok zor olsa da, bu zoru başarmada Atatürk’çülük ruhun da birleşerek, “tam bir bütünleşik devrimci toplum yaratılmalıdır.”

 

Atatürk’çülük ruhu neremizde sorusuna? Çağdaş bir ulus olmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza değin korumak için vereceğimiz cevap: Bir Atatürk aramaktansa, ben Atatürk’ün ruhuyum ve bu ruhu tüm kalbimle ölene kadar yaşatacağım demeli. Tüm birey kalbinin her atışında içinden gelen sesi dinlemeli ve bu başarımda asıl söylemi:

 

“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM OLMALIDIR”

 

Levent Geçkalanlar

 

 

 

 

 

           

 

3/11/2006

"ATATÜRK VE TÜRK HÜMANİZMASI"

 

"ATATÜRK VE TÜRK HÜMANİZMASI"

 

 

Avrupa'da, Orta Çağdan Yeni Çağa, yani "yeniden doğuş" anlamına gelen Rönesans'a (Renaissance) geçiş, bu dünyadaki yaşamı hiçe sayan, insanı zavallı, sefil bir yaratık olarak gösteren kilise dogmasından aklın ışığıyla aydınlanan bir kültür çağına giriştir.

 

Rönesans düşünce aşaması, Orta Çağın, "insanı ahlksız ve öteki dünyanın yanında bu dünyayı sefil bulan" teokratik düşünce sistemine karşı bir başkaldırıydı. Bu çağ, insanın öz varlığı ve çevresiyle ilişkisi yönünden bir yeniden doğuştur. Orta Çağın dinin hizmetinde olan kültürü yerine bağımsız, yalnızca kendine dayanan, konusunu ve amacını kendisi belirleyen bir kültür ortaya çıkmıştır. Doğruyu bulmuş olduğuna inanan Orta Çağ skolstiğine karşılık, Rönesans düşünürü için doğru bulunmuş değildir. Belki de sonsuza dek araştırılacaktır; araştırılması da gerekir. Rönesans'taki büyük buluşlara (teleskop, güneş sistemi üzerine ilk önemli doğrular, pusula, kitap basımı vb.) ve keşiflere (Amerika kıtası, yeni deniz yolları vb.) yol açmada bu araştırma coşkusunun da payı olmuştur.

 

Böylece, Rönesans ile birlikte uygarlık tarihine akılcı, özgür, lik bir insanlık kültürü; ulusal devlet, bilgi ve demokrasi ile yeni bir evren ve doğa görüşü girmiştir. XV. Yüzyılda, Marsiglio Ficino, "evrenin bütün bağlantıları insan ruhunda toplanır, düğümlenir; bu yüzden insanda tüm evreni bilme gücü vardır." diyordu. Ona göre gerçek olan, yalnızca doğa güçleridir; insan da karakteri ile alın yazısını, yıldızların şu ya da bu durumlarına göre değil, doğal bağlantılara borçludur; üstelik insan, kendi alın yazısının özerk bir kurucusudur. Rönesans'ta insan, bir organ değil, ağırlık merkezi de kendinde olan özerk, küçük bir dünyadır.

 

XVI. Yüzyılda Fransız düşünür Michel de Montaigne'e göre erdem dediğimiz, doğaya uygun olarak yaşamaktır. Bunun için de insan kendi "BEN"ini araştırmalı ve gelişmek için öz eleştiriye gitmelidir.

 

Bu düşüncelerle "Hümanizma" doğmuştur.

 

Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılda, gelişmiş batı kültürüne yönelme çabasıyla Tanzimat'ı iln ederken İslm kültür çevresinin yapısında yer almayan oluşumlarla beslenmiş olan Avrupa, uygarlık yolunda çok fazla yol almış durumdaydı. Çünkü bu, çağdaş anlamıyla "Aydınlanma"yı yaşamakta olan, ümmet dönemini geride bırakmış uluslardan oluşan ve "sanayi uygarlığı"nı başlatmış olan bir batıydı.

 

Osmanlı Devleti ise bu üç öğeden de yoksundu.

 

1.      Aydınlanma için her şeyden önce -göreceli de olsa- özgür bir ortam gerekir. Ancak o zaman akıl yaşama hizmet edebilir ve geçmişin oluşturduğu normları ve kurumları ancak o zaman eleştiri süzgecinden geçirebilir. Oysa Osmanlı Devleti, eleştiriye kapalı bir ortam içinde sıkışıp kalmıştı. Bunun nedeni, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'e kadar Osmanlı Devleti'nin Orta Çağın dünya görüşüyle ve bu çağa özgü teokratik ilkelerle yönetilmiş olmasıdır.

 

2.      Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat'la Avrupa'ya yöneldiğinde, karşılaştığı bir başka gerçek de batıdaki ulus denilen toplum biçimidir. Osmanlı Türk toplumu ümmet yapısındaydı. XIX. yüzyılda, Avrupa'daki Fransız devriminden kaynaklanan ulusçuluk coşkusu, Osmanlı İmparatorluğu içindeki etnik topluluklara ulaşmış ve başka gerekçelerin de yanı sıra bu toplulukların imparatorluktan ayrılmalarına neden olmuştur, imparatorluğun ayakta kalmasından sorumlu olan Türkler ise, ister istemez en sonlara kalmışlar; ancak İkinci Meşrutiyet sıralarında, yani imparatorluğun dağılma eşiğinde "ulusal benlikleriyle" ilgilenmeye başlamışlardır.

 

3.      Osmanlı Devleti, Avrupa'ya ayak uydurma zorunluluğunu duyduğunda, Avrupa'da sanayi uygarlığı ilerlemekte ve durmadan da gelişmekteydi. Osmanlı Devleti bu gerçeğe de yabancıydı. Sanayi uygarlığını oluşturan üç etken, matematiksel doğa bilimi, Rönesans'ta Copernicus, Kepler ve Galilei ile başlayıp XVIII. yüzyılda Newton'da olgunluğuna erişmişti; bununla da artık tekniğe uygulayabilecek duruma gelmişti. Bu uygulama, rasyonel, plnlı işleri kapsayan bir üretim biçimi ve kapitalist tutum ile yürütülünce, modern teknolojinin de yolu açılmış oldu. Bu teknoloji giderek artan bir hızla gelişerek çağdaş tekniği ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti, gerek yapısı gerekse benimsediği dünya görüşü nedeniyle bundan da nasibini alamamıştı.

 

 

Atatürk, Türk toplumunu Orta Çağdan bütün yönleriyle ayıracak süreci başlatan devlet adamıdır.

 

Onun gördüğü iş çağdaştır, çağa uygundur; çünkü çağımız giderek tüm insanlığı kapsamakta olan bir aydınlanma ve bilgilenme dönemidir. Yerinden kımıldayamayacak kadar hantal ve sakat, Orta Çağ kalıntısı bir ümmet devleti olan Osmanlı'nın, dünya görüşü ve yapısı yüzünden kendi toplumunun gelişmesini sağlayacak kesin ve tutarlı bir isteği ve çabası olmamıştır. Atatürk, 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Okulunun açılışında buna bir örnek verir:

 

"Uluslararası genel tarih içinde Türklerin 1453 zaferini, İstanbul fethini düşünün. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul'u Türk toplumuna ml eden güç, aşağı yukarı o yıllarda icat edilen matbaayı ülkeye ml etmek için o zamanki hukukçuların uğursuz direncini göğüsleyememiştir... Buna izin koparabilmek için 300 yıl kuşkular, kararsızlıklar, üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmışızdır." [1]

 

Atatürk, batı uygarlığına katılma zorunluluğu karşısında Osmanlı Devleti'nin yarım yamalak önlemlerden kurtulamayan tutumunu aşarak, bu sıralarda tarihin gidişinde en ileri aşama olan sanayi uygarlığını bütünüyle benimsemenin gerektiği inancını devrimlerinin temel direği yapmıştır:

 

"Ülkeler çeşitlidir. Ancak uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir." [2] (Şubat 1924)

 

Atatürk, bu inancını 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da halka şöyle açıklamıştır:

 

"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna vardırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur." [3]

 

Burada "bütünüyle çağdaş" ve "bütün anlam ve biçimiyle uygar" sözlerinde iki kez "bütün" sözcüğünün geçmekte olduğunun altı çizilirse, Atatürk'ün devrimlerinin daha hemen başlangıcında, Osmanlı dönemindeki doğu-batı çatışmasını nasıl geride bıraktığı görülür.

 

(...)

 

Devrimlerin temel ilkesindeki bütünlüğü belirten sözleri Atatürk, halka, tarikatların kaldırılmasını ve şapka devrimini duyurmak için çıktığı gezide, Kastamonu'da söylemişti. "Bütün anlam ve biçimiyle uygar" derken, buradaki "biçimiyle" sözcüğü, kendisinin artık giymiş olduğu şapka ile de ilgili olsa gerek. Dış görünüş için dışlaşmasıdır. Giysiler de içimizde bir şeyleri dışa vuran simgelerdir. İçteki inançları değiştirmek isterken, onların dışa yansımalarını da değiştirmek gerekirdi.

 

Atatürk'ün, Türk halkını "bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum!" yapabilmesi için, çok temelli değişiklikler gerçekleştirmesi, 200 yıldır bir türlü atılamayan ve atılması da pek istenmeyen Orta Çağ safrasından onu kesin olarak kurtarması gerekirdi. Onun, bunun çok iyi bilincinde olduğu, başladığı devrimi tanımlamasında belirgindir:

 

"Türk devrimi nedir? Bu devrim, sözcüğün birdenbire okla getirdiği ihtill anlamından ileride, ondan daha geniş bir değişmeyi dile getirmektedir." [5] (Kasım 1925)

 

Bu tanımda, Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği devrimlerin amaç ve kapsamları açık ve seçiktir. Bu devrimler yalnızca bir hükümet biçiminin değişmesi, yani monarşiden cumhuriyete geçiş değildir. Ondan ileride, ondan çok daha geniş kapsamlı bir değişmeye yol açacak bütünlenmiş bir uygarlık üslûbunun ve bunun ilkelerine göre, tarih içinde oluşmuş kültür alanlarının, sanatın, bilimin, eğitimin, toplumsal ilişkilerin ve benzerlerinin temelden değişmesidir. Bu devrimi, yıkıcılığı ve yapıcılığı ile birlikte kavramak önemlidir. Devirmek kökünden geldiği için devrim sözcüğünden huylananlar olabilir. Ancak devrim gerçeğinin bilincini taşımak ve ona göre davranmak için insanda belli ölçüde bir düşünsel ve moral güç olmalıdır. [6]

 

Atatürk'ün dediği gibi;

"idare-i maslahatçılar esaslı inkılp yapamazlar."

 

Atatürk, yeni Türk insanını yaratmış olan Türk hümanizmasının babasıdır.

 

Bu temelden devrimin gerçekleşmesi, yeni bir insanı belli bir doğrultuda yetiştirmeye bağlıydı. Bu doğrultuyu da Atatürk, çok yerinde olarak;

"Dünyada her şey için, uygarlık için yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir." [7] düşüncesini belirtmiştir.

Bu özdeyişte bütün bir çağın üslûbu özetlenmiştir. Bu düşüncesini sık sık belirten Atatürk, 25 Ağustos 1924'te;

 

"Hiçbir zaman hatırımızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet, sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister." [8] demiştir.

 

Gerçekten de Atatürk'ün Türk toplumunu kesin olarak yöneltmeyi istediği yeni batı uygarlığının temel niteliği, aydınlanma tutumuydu. Aydınlanma, yaşama aklın yol göstermesi, yaşama dayanak olacak değer ve normların akılla bulunması, gelenek görenekleri aklın eleştirisinden geçirmek demektir. Bu da ancak bilim ile sağlanabilir.

 

Bunun için her şeyden önce eğitimde köklü değişiklikler yapılması gerekiyordu. Bu da ancak çağdaş bilgilere dönük eğitimle sağlanabilirdi. Bağımsızlık Savaşı'nın zaferle sona ermesinden az sonra, 27 Ekim 1922'de zaferini kutlamak için İstanbul'dan Bursa'ya gelen öğretmenlere Atatürk'ün söyledikleri, artık devrimleri taşıyacak "yeni insan"a nasıl ulaşılacağını, onu yetiştirmek için nelerin yıkılıp nelerin kurulacağını yalın çizgileriyle belirtir:

 

"Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç olur.

Belki hiç olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar çağa uygun, akla uygun bir yaşama içinde olamazlar; genel yaşamada görüşü geniş olan ulusların ellerine düşüp, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.

Bütün bu gerçeklerin ulusça iyi anlaşılması ve içe sindirilmesi için, her şeyden önce bilgisizliği gidermek gerekir.

Bunun için öğretim programımızın, eğitim davranışımızın temel taşı, bilgisizliği gidermek olmalıdır.

Bu bilgisizlik giderilmedikçe yerimizde sayacağız.Yerinde duran bir şey ise, geriye gidiyor demektir." [9]

 

Bu sözler, aydınlanma çığırına özgü düşünceleri yansıtmaktadır. O, "akla dayanmayan inanışların atılması", "ilerleme yolu* ve bunun için de "bilgisizliğin giderilmesi" ile aklı ve bunun ürünü olan bilimin eleştirel özelliği yoluyla yeni, lik bir insanlık kültürü kurmak istiyordu. Rönesans'tan beri Atatürk, 23 Ağustos 1925'te Kastamonu'da Giyim Devrimi'ni açarken başındaki şapkayı göstererek, "Buna şapka derler" demiştir. Olayın gerçek adını anmakla da "güneş siperli serpuş" gibi daha önce ortaya atılmış olan kaçamaklara son vermiştir, "Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşit ilimdir, fendir."

 

Gelişen yeni doğa bilimi, doğaya insanı egemen kılma yolunu açmıştı. Bunu da doğa olaylarına zihnin ürünü olan matematik kavramları uygulamadan oluşan matematik fizik sağlamıştı. Şimdi aynı yöntemle -deneyi düşüncede işleyerek- kültür dünyasının olayları da ele alınacak, bilginin ışığıyla onları da insanın gereksinmelerine göre yönlendirme yolu bulunacaktır. Atatürk, aynı konuşmasında şunu da belirtir:

"Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı içinde yaşayacağız. Bu yaşama da ancak bilgi ile, teknik ile olur. Bilgi ve teknik nerede ise, oradan alacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. Bilgi ve teknik için başka bağ, başka koşul yoktur." [10]

Atatürk, çağdaş bilgilere dönük eğitimin yanı sıra, öğretim birliğini de gerekli görmüştür. Bu düşüncenin yaşama geçirilmesi için, önce ortamın Osmanlı'dan arta kalmış Orta Çağ kurumlarından arındırılması zorunluydu. Bu da eğitim alanında Halifelik ile Şer'iye Vekletinin kaldırılıp likliğin başlatılmasıyla yolu açan 3 Mart 1924 tarihli "Öğretim Birliği Yasası" ile sağlanmıştır. Bununla da yeni insanı tek elden, tek bir eğitim modeline göre yetiştirip hem çağdaş uygarlığa bütün toplumca ayak uydurmak hem de ulusal birliği güçlendirmek olanağı elde edilmiştir.

 

Orta Çağ yükünü Cumhuriyete kadar sürükleyen medresenin ortadan kalktığı, Halifelik ile Şer'iye Vekletinin de kaldırıldığı 1924 yılı Atatürk devrimlerinin gerçek başlama tarihidir. Bu devrim, ancak önyargılardan, boş inançlardan arındıran özgür düşünme ve yaratma ortamında oluşabilirdi. Bu ön koşulu, Atatürk şöyle dile getirmiştir:

 

"Şimdiye kadar ulusun beynini paslandıran, uyuşturan ve bu istekte bulunanlar olmuştur. Herhalde zihinlerde bulunan bütün boş inançlar tümüyle atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçek aydınlıkları aşılamak olanaksızdır." [11]

 

Bu sözleriyle Atatürk, yeni bir kültür savaşını başlattığını duyuruyordu. Bu kültür savaşının içinde, Türkçe'nin bir "ulusal kültür dili"ne dönüştürülmesi de yer alıyordu. Aydınlanma çığırının baş özelliği, bilgi denilen kültür değerinin herkese ulaştırılmasıdır; bilginin toplum içinde yaygınlaştırılmasıdır. Bu, bilgi demokrasisidir.

 

Bunun için de herkesin kolayca kavrayabileceği bir dil gerektiğinden, aydınlanma çağlan, ulusal dillerin de geliştirildiği, ulusal dilin sorun olduğu dönemlerdir. Atatürk için de dil sorunu vardı. Bu sorun, imparatorluktan miras kalan Osmanlıcanın ulusal bir kültür dili olmayışı idi. Osmanlıca Arapça, Farsça terkiplerle dolu, karma bir dildi, iyice kavranması için Arapça ve Farsçayı bir yere kadar öğrenmek gerekliydi.

 

Orta Çağda, Hıristiyan ümmetinin ortak kültür dilinin Ltince olması gibi, İslm dünyasının ortak kültür dili de Arapçaydı. Halk, bu dilleri bilmediğinden, bu dili bilen egemen sınıflar tarafından, istenilen biçimde yönetiliyordu. Ancak dinden bağımsız bir dünya kültürü anlayışını getiren Rönesans ile birlikte, Avrupa'da Hristiyan ümmetinin birleştiriciliği çözülmeye başlayınca, buradaki uluslar birer birer kendi özelliklerini, bu arada da en başta kendi dillerini geliştirmeye girişmişlerdir. Ltince de giderek arka plna çekilmek zorunda kalmıştır.

 

 

Bir ulusun dili de ulusal bilinçle birlikte yerleşir.

 

Ulusal dile giden yolun ilk aşaması harf devrimiydi. Ltin harflerinin benimsenmesi ve 1929 yılının ilk günü bütünüyle uygulamaya geçilmesi Atatürk'ün bu yolda attığı ilk ve zorunlu adımdır. Arap harfleri, yüzyıllar boyuca Türkçenin ses değerlerini gerektiği gibi, rahatça ve doğru olarak yansıtamamıştı. Hele Osmanlıcanın çözülmeye yüz tuttuğu, yerine Arapçadan giderek arınan bir Türkçe geçmeye başladığı bir gelişmede, işleklik kazanan ya da yeniden oluşturulan sözcükleri, Türkçeye uygun da olamayan bu harflerle yazmak, güçlükleri büsbütün artırıyordu.

 

Atatürk, 8 Ağustos 1928 günü, Sarayburnu Parkı'ndaki harf Devrimini başlatan konuşmasında şöyle diyordu:

 

"Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak zorundayız." [12]

 

Türkçenin seslerini başarıyla yansıtabilen Ltin harfleri, Atatürk'ün Bağımsızlık Savaşı'nın hemen bitiminde Bursa'da, 27 Ekim 1922'de ileri sürdüğü "Eğitimin temel ilkesi, bilgisizliği gidermek olmalıdır" amacına varmada zorunlu bir alt yapıydı. Yeni yazının uygulamaya başlandığı yıl içinde açılan "millet mektepleri"nde yarım milyonu aşkın yetişkin yurttaşın okuma öğrenmesi, yeni yazının başarı ve haklılığını kanıtlamıştır.

 

Atatürk'ün bu programı içindeki ikinci aşama dil devrimiydi. Bakanlar Kurulu, "Dilimize Ltin harflerinin uygulanma biçimini ve olanağını düşünmek üzere" 23 Mayıs 1923'te bir "Dil Encümeni" kurmuştu. İlk toplantısında alfabe ve gramer alt kurullarına ayrılan bu encümen ile dil devrimi devletçe başlatılmış oluyordu. Az zamanda sözlük, terimler, etimoloji ve benzeri dil konuları üstünde de durmak gerektiği anlaşılınca, harf devrimini hazırlamak için kurulan Dil Encümeninin böylesine geniş bir işi başaramayacağı, daha geniş bir örgüt gerektiği gündeme geldi. Bunun üzerine Atatürk'ün direktifi ile Türk Dili Tetkik Cemiyeti [13] 12 Temmuz 1932'de kuruldu. 26 Eylül 1932'de, Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün başkanlığında toplanan ve yabancı dil bilginlerinin de bulunduğu birinci kurultayda şu kararlar alındı:

1.                              Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek, Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu bütün gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek,
 

2.                              Bunun için, bugün yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak, halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasında nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak ve ana öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak. [14]

 

Atatürk'ten sonra gelip geçen hükümetlerin çoğu Türk Dil Kurumunu desteklememiş, en azından onunla ilgilenmemiş ya da ona güçlükler çıkarmıştır. Buna karşın dil devrimi günden güne yayılmış ve bugün devlet dili, Türk yazınının en önde gelen yazarlarının, bilim ve sanat adamlarının dili olmuştur. Kısacası, Türk Dil Kurumunun çalışmalarıyla Türkçe zenginleşmiş, genişlemiş ve yeni anlatım olanaklarına kavuşmuştur.

 

Atatürk, aydınlanma ve hümanizma çığırını tamamlamak için daha birçok alanda ilkleri başlatmıştır. Yeni bir ulusa, yeni bir tarih anlayışı ve bilinci sağlamada yararlı olacak Türk Tarih Kurumunu kurmuş ve mirasının büyük bir bölümünü Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Tarih araştırmaları yoluyla, cemaat yaşamından ulus yaşamına geçen Türk toplumuna tarihsel bilinci ve içeriği kazandırmayı düşünmüştür. Atatürk, 1922 Kasımının sonunda Bursa'da öğretmenlere yaptığı konuşmasında şöyle diyordu:

 

"Açık söyleyeyim ki, biz üç buçuk yıl öncesine değin cemaat hlinde yaşıyorduk!... Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı... Üç buçuk yıldır ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür tanığı yönetimimizin biçimidir ki bunu yasalar "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" diye adlandırmıştır."[15]

 

Burada Atatürk'ün "üç buçuk yıl önce" dediği, Osmanlı Devleti'ne son veren ulusal eylemi başlatan Samsun'a çıkıştır. Atatürk, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumundan bir yıl önce 16 Nisan 1931'de kurmuştur. 1934 yılında, Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında bu iki kuruma verdiği önemi şöyle belirtmiştir:

"Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temelleri üzerine kurmak ve öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmanın olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimlere ereceğine, şimdiden inanabilirsiniz." [16]

Görülüyor ki, kimilerinin öteden beri ileri sürdükleri gibi, Atatürk dönemi Türkiye'yi tarihinden koparmamış, tam tersine, bir hanedan tarihi darlığından kurtarıp Türk tarihini artık karanlıklara karışan boyutlarına kadar uzandırmıştır.

 

Atatürk'ün başlattığı Türk hümanizmasının gelişmesinde, bilim ve sanatı ileri götürmede daha birçok ateşleyici vardır. Bunlar arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İstanbul Üniversitesi reformu, Atatürk'ten sonra ortadan kaldırılan halk evleri ve köy enstitüleri bunlardan bazılarıdır. Bu aydınlanma çığırı içinde Osmanlı Devleti'nde ikinci sınıf bir vatandaş, hatta zaman zaman erkeğin kalesi olarak görülen kadının, doğal ve yasal haklarını Atatürk devrimleri ile kazandığını hepimiz biliyoruz. Burada önemli olan nokta, Türk kadınının seçme, seçilmede ve yüksek makamlardaki görevlerde erkeklerle eş haklara kavuşmasının, Atatürk sayesinde, örnek alınan batının birçok ülkesinden daha önce oluşudur. Başka deyişle, kadın hakları konusunda Türkiye, aydınlanmasını birçok ülkeden daha önce gerçekleştirmiştir.

 

Burada, başlı başına bir inceleme konusu olan aydınlanmanın dinamosu olan sanattan söz etmiyorum; çünkü Atatürk'ün sanatın her dalında başlattığı devrim, ayrı bir inceleme gerektirir.

 

Atatürk devriminin eksik kalmasının, yer yer yürümemesinin nedenleri kendisinde değil, içinde gelişmek zorunda olduğu tarihsel-toplumsal ortamın direnmesinde aranmalıdır. Bu devrimler insanlık tarihinin genel gelişimine uygun ve çağdaş olduğundan, engellere ve ters gelişimlere karşın ilerleyecektir. Tarih, tuttuğu doğrultudan ayrılanların üstünden acımasız bir biçimde gelip geçer. Bu gerçek de Atatürk devrimini tamamlamaya zorlar.

 

Atatürk'ün kendisi de "Devrimin bütünlenmesi gerektir." [17] diyor ve sanki yaşamın temel gerçeğini metafizik bir sezgi ile yakalamış gibi ekliyordu:

 

"Devrimler yalnız başlar, ama devrimin bitişi diye bir şey yoktur. Başlamak ve bitmemek gerek doğada, gerekse toplumda devrimin evrim ile benzer olan ortak yasasıdır."

 

Bu devrim, Orta Çağ dünya görüşü ve düzeni büsbütün aşılıncaya, çağdaş endüstri uygarlığına yaratıcı olarak katılıncaya dek sürecektir. Sanayileşmede yol aldıkça, Atatürk devrimleri de özlerine uygun, gerçek ortamlarını bulacaklardır.

 

 

12/10/2006

"Atatürk Bizden Biridir"

"Atatürk Bizden Biridir"

Bursa'dayız. Gazi, genel sekreteri Hasan Rıza Soyak'a çıkışıyor:

İSTANBUL

Bu Haberi yazıcı uyumlu göster

Kaynak : Çetin Yetkin

Editör : GüvenTürk, 11 Ekim 2006 Çarşamba, 16:41


-"Yoldaki hal nedir?"

Gazi kızgın, çünkü kalacağı eve gelinceye kadar yol boyunca neredeyse iki adımda bir süngülü askerler güvenlik önlemi olarak dizilmiş bulunuyor.

"-Sen olsan ve buraya gelip benimle konuşmak istesen iki yanı süngülü askerlerle tutulmuş bir yoldan geçmek hoşuna gider miydi?"

O, halkla arasına hiçbir şeyin girmesini istemiyordu ama onun güvenliği de ister istemez bu tür önlemleri gerektiriyordu işte.

Hasan Rıza Soyak, Gazi'yi yatıştırmak isteyecek:

"-Efendim, bu tedbir yalnız siz geçerken alınıyor."

"-Nasıl olursa olsun iyi bir şey değil... Esasen buna lüzum da yoktur, bir daha yapılmamalıdır, hattâ kapıdaki resmî elbiseli polisleri de istemem. Lazımsa onların yerine siviller kullanırsınız. Hiç unutmayın; alınacak koruma tedbirleri halkı hiçbir surette ürkütmeyecek ve rencide etmeyecek şekilde olmalıdır."

Kapıda nöbet tutan resmî giysili polislerin yerine sivilleri koymak kolay ama yol boyunca konulan askerleri çekmek olacak şey değil. Ama Gazi kararlı. Nasıl bir çözüm bulmalı? Bulunan çözüm şu olacaktı: Asker yine yol boyunca yerinde bırakılacak ama biraz geriye çekilerek yoldan gelip geçenlerce ve özellikle de Gazi tarafından görülmeyecek bir biçimde tarlaların içinde yüzükoyun yerde yatarak çevreyi ve insanları gözleyeceklerdi!... (1)

Soyak, Atatürk'ün halkla arasına güvenlik güçlerinin girmesine asla izin vermemesi yüzünden tüm görevi boyunca ciddî sorunlarla karşılaşacaktı. O denli ki, Florya'da bulundukları bir sırada Atatürk'e suikast yapmayı planlayan bir gurubun yurt dışından ülkeye sızacağı istihbaratını alındığında hiç olmazsa 48 saat dışarı çıkmamasını kendisinden istendiğinde söz vermesine karşın ancak 24 saat bu sözünü tutabilecek, üstelik plajda hiçbir önlem alınmasına razı olmayacaktı. Halkla birlikte, onlarla yan yana denize girmesine hiçbir şey engel olamazdı!... Yapılacak tek şey, ondan gizli olarak, bazı polisleri halktan kişilermiş gibi plajda mayolu olarak dolaştırmak ama birer bornoz verilerek silahlarını saklamalarını sağlamak... (2)

İlgililerin onun bu isteğini gözardı ettikleri zaman gerçekten kızıyordu. Örneğin, Amerikalı belgesel film yapımcısı Bryan, Atatürk'ü, Florya'dan Dil Kurumu'nun Dolmabahçe'deki toplantısına gitmek için Deniz Köşkü'nden çıkıp otomobile binmek üzere yürürken çekim yapacaktı. Bryan, iyice keyiflenmişti gördüğü sahneden, Atatürk'ün Deniz Köşkü'nden çıkıp yola doğru yürüdüğünü gören halk ona doğru koşuşuyor, çocuklar hemen oracıkta topladıkları çiçekleri vermek üzere birbirleri ile yarışıyorlar. Bu durumu gören güvenlik güçleri fırlayıp kalabalığın önünü kesecekler. Atatürk'ün ise neşesi kaçmış, kaşları çatılmış, ilgililere çıkıştığı duyulacak:

"-Rezilâne bir sahne yaptınız!" (3)

O, Cumhuriyet'in 3.yıldönümünde tribünlerden inip, çevresindeki asker çemberini kaldırtıp, yaverini de uzaklaştırıp halkla birlikte, ellerini iki vatandaşının omuzlarına dayamış yürürken duyduğu mutluluğu tatmak isteyecekti hep. Halk nasıl da kendiliğinden onu incitmemek için arada bir boşluk bırakmıştı o gün. Epeyi yürümüşlerdi öylece.

"-Artık otomobile binseniz..." demişti birileri.

Onlara dönüp demişti ki:
"-Sen belki ömründe sevmişsindir. Fakat hiç sevildin mi? Bundaki zevk hiçbir şeyde yok. Hele âşıkın Türk milleti olursa!..."

Ve eklemişti:
"-Beni bu zevkten biraz daha ayırmayın..." (4)

Bu yalnız adam, yalnızlığını halkı ile birlikteyken unutuyor, mutlu oluyordu.

Aradan yıl geçecek... Cumhuriyet'in 12. yıldönümü için dövizler hazırlanmış: "Atatürk bizim en büyüğümüzdür", "Atatürk bu milletin en yükseğidir", "Türk milleti asırlardan beri bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı"... böyle sürüp gidiyor. Atatürk, bunları tek tek gözden geçirmekte ama, hiçbirini beğenmeyerek hepsinin üstünü çizmekte... Kalemi eline alarak asılacak dövizi kendi yazacak:

"Atatürk bizden biridir." (5)

12/10/2006

Fransa Devrimini Yok mu ediyor?

                                                             

Fransa Devrimini Yok mu ediyor?

 

           

 

            Fransa Meclisi, 12 EKİM 2006’da alacacağı kararla Ermeni Soykırımı olmadı diyenler suç işlemiş sayılacak ve yargıya intikal ettirilecektir yasasını geçirmekle ne yapmaya çalışıyor?

 

            Fransa Milli Meclisi anlamalıdır ki: Geçireceği bu karar, Fransız Devrimi’ni karalamak, kirletmek ve hatta yaralamaktan öteye geçemez. Fransa bunun bedelini çok pahalıya ödeyeceğini bilmelidir. Atatürk Devrimleri gibi mazlum devletlere örnek olan Fransız Devrimi, “Yalan Ermeni Soykırımı Tasarısı” elbisesini üzerine giyerek kirli emperyalist oyuna alet edilmemelidir. Daha önce Cezayir’de yaptığı katliamların hesabını veremeyen Fransa, bu yalan sahte tasarıyı geçirdiği an en başta kendi halkına devrimlerle kazandırdığı pozitif oluşumları zindana atacaktır, çünkü yalan hiçbir zaman yasalaştırılamaz.

 

            Fransa suçlusun! Daha dün engizisyon kafasıyla katlettiğin, yüz binlerce  Cezayirlinin kanını soğutamayan sen, önce parmaklarındaki kanı temizle ve bu katliamların hesabını hemen ver. Fransa şunu da anla Türkiye sahipsiz değil! Türkiye’yi karalamaya çalışmayın, yalan tasarıyı meclisten geçirdiğiniz an bilin ki; Fransız Devrimi’ni, lekeleyerek kendinizi yakarsınız, Paris’i yakarsınız!

 

            Ey Fransa unuttun mu? Devriminizi, hiçbir Avrupa devleti tanımamış ve Osmanlı sahip çıkmıştı! 1795’ yılında devrim hükümeti sefirine, İstanbul’da dostluk elini uzatan Osmanlı değil mi? “Napolyon”, tutukluluğunun bitiminden sonra tek güvendiği yer olan Osmanlı’ya sığınmadı mı? Mektup yazarak Osmanlı Askerine katılmak isteyerek gizliden, “Selameti Umumiye Komitesi” tarafından eğitilip daha sonra İtalya Orduları Başkomutanlığına getirilerek, o dönem Fransa’nın ilerleyişine destek verilmedi mi? 1729 yılında, tarihe adı “Humbaracı Ahmet Paşa”, olarak geçen “Kont de Bonnuval”, Osmanlı ordusuna alınıp eğitilerek, Osmanlı Subayı yapılmadı mı? Ve Humbaracı Ahmet Paşa, 300 kişilik Fransız subayını yetiştirip yine Fransa’nın önünün açılmasına destek çıkmadı mı?

 

            Hal böyleyken Fransa Meclisi; Yalan soykırıma destek çıkarak yapmak istediğiniz terbiyesizlikte ne? Taşnak kafalı Ermeni elbisesini giymek sizlere yakışır mı?  Rusya ile birlikte olup Osmanlıyı arkadan vuran Ermeni’ye güven olur mu. Rusya ile bir olan Ermeni,

Yine 1992 yılında “Pro Armenia Dergisi’nde” Rusya ve Bolşevikleri karalayıp yerden yere vurmadı mı? Yarın bu soysuz sahte Ermeni’nin sizleri de arkanızdan hançerlemeyeceği ne malum? Ermeni tarihçi “Ambartsumyan”, 21 NİSAN 2006 yılında, basın toplantısında Rusları, yine yalancı soykırım edebiyatıyla suçlamadı mı? Sahte Ermeni edebiyatı ile yapılan sahtecilik inan Fransa; Bir gün sana da geri dönecektir.

 

 

            Vay be Fransa, dün Selameti Umumiye Komitesi, sana destek verip eğitirken, bugün utanmadan Talat Paşa Komitesi kapansın diyorsun!  Türk Milleti’nin geleceği olan Talat Paşa Komitesi’nden sana ne? Sen önce Cezayir’de ve Vietnam’da yaptığın soykırımının hesabını ver! Emperyalist yalanların arkasına da sığınarak sesini duyurmaya çalışma! Bu garabetler büyük devletlere hiç mi hiç  yakışmaz.

 

            Bak Fransa, Tepkiler yükseldi aklını başına al! Binlerce insan senin yalan emperyalist soykırıma alet olmana tepki veriyor. “Çılgın Türk’lerin” sesini dinle! 8 EKİM 2006’da, “Doğu Perinçek’in” konuşması Türk Polisi’ne göz yaşı döktürmüş, ama AKP’ ye ters düşmek istemeyen  ayarlı medya bunu ekranlara vermemiş! Yazıklar olsun! Doğu Perinçek, konuşmasında: “Fransız Elçiliğine geçişi kapatan AKP, bugün Türk Halkı ile Polisi karşı karşıya getirmiştir. Emniyete ve İçişleri Bakanlığına sızan Fethullah yanlılarından, Polis Teşkilatını kurtaracağım” beyanında bulunmuş. Evet Değerli Türk Polisi, bu konuşma da tepkisini göz yaşı ile veriyorsa, Türkiye’yi yönetenlerin iç ve dış politikasında bir acizlik var demektir. Bugüne kadar bizleri yöneten ve yalan Ermeni Soykırımına gerekli hassasiyeti göstermeyip sessiz kalan tüm hükümetler bunda  suçludur.

 

            Fransız tarihçi “Jean Michel Thibaux”, Türk arkadaşına gönderdiği elektronik postada; ucuz politikaya isyan ediyorum. Türk dostlarıma, burada bir şantaj söz konusu olduğunu ifade etmek isterim. Ermeni kökenli insanların seçim sırasında mahzar oldukları ucuz politika eylemine isyan ediyorum. Bu sebeple Fransa’da 1789 Devrimi esnasında yapılan katliamın tanınmasını isteyebileceğini ileten tarihçi, “eğer Türk Hükümeti onaylarsa ve beni Türk tabiyetine kabul ederse, artık Türkiye benim vatanım olacaktır.” Söyleminde bulunması bizlere Fransa Meclisi’nin de acizliğini sergilemekten geri kalmadığını ve açıkça suç işlediğini göstermektedir.

 

            Bu arada vahimdir ki 14 Türkmen kardeşimizde dün acımasızca öldürülmüştür. Bugüne kadar Türkmen kardeşlerimize hiç mi hiç destek vermeyen Türk Hükümetleri, Türkmen politikasında son derece aciz kalmış ve Irakta peşmergelerin elinde oyuncak edilmiştir. Yine dün, Irak Türkmenleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Ankara Şubesi Başkanı “Mahmut Kasapoğlu”, 40 yıldır feryat ediyoruz, ama Ankara hala uyanmadı açıklaması yapmış ve Türkmen’lerin sesinin duyulmadığı şikayetini anlatmaya çalışmıştır.

Lübnan’a asker gönderme kararı ile sahte Ermeni soykırımına hayır diyen halkının karşısına, Polis Teşkilatını barikat yapan Hükümet, Türkmen’lere sessiz kalmıştır. Aylar önce “Kerkük’ mü Yoksa Lübnan’ mı” yazımda Türkmen kardeşlerimize yapılan vahameti ve yine Türkmen’lerin, Kerkük düşerse Ankara düşer feryadını duyurmaya çalışmıştık. Görünen de o ki Türkmen politikasında ne bir adım atılmış nede feryada bir cevap verilmiştir.

 

            Asıl konumuza dönecek olursak Fransa, 12 EKİM 2006’da yalan Ermeni Soykırımı Tasarısını meclisinden geçirdiği an bilinmelidir ki; Artık Fransız Devrimi’nin insanlar açısından hiçbir anlamı kalmayacak ve Fransa bu karar içinde kendi denizi içinde boğulacaktır. “Tarihe bırakacağı mirasta sadece ve sadece büyük Fransız Devletinin, ucuz politikada erimesinin kanıtı olarak kalacaktır!”

 

            Levent Geçkalanlar

 

 

             

 

 

11/10/2006

Sinir Kamuflajında KİT Satışı..!

Sinir Kamuflajında KİT Satışı..!

 

 

 

            1991 yılından bugüne kadar özelleştirme adına satılan KİT’ler, “Danıştay’ın kamuya iade edin istemine rağmen son hızla satışları devam ediyor.”

 

            Anayasanın ve 2577 sayılı yasanın hukuki durumu göz önüne alınarak, ilgili makamlara bildirilen, devlet ilkesinin ve anayasasının vazgeçilmez hukuk kurallarınca hareket edilerek KİT’lerin kamuya iadesi istenmekte ve yapılan satışların kanunsuzluğundan bahsedilmektedir. Barolar Birliği’nin açtığı davada Danıştay 10. Dairesi, şöyle diyor: E:2002/4061,K:2004/5219 sayılı mahkeme kararı ile KİT’lerin hukuken satışının yapılamayacağını ve bu karar gerekçesine bağlı olarak bütün idarelerce hiçbir sebep ve bahaneye kaçmadan derhal kamuya iadesi. Danıştay, 27 nisan 1992’de Bakanlar Kurulu’nun öngörür nitelikte aldığı kararlar açıkça hukuka aykırıdır ve bu nitelik kesinlikle uygulanamaz demektedir.

 

            Hal böyle iken, Danıştay’ın hukuka uyulması gerekir uyarısına rağmen, işgal altındaki KİT’ler geri iade edilmediği gibi olanca hızıyla yabancı global şirketlere satıldığı görülmektedir. Özellikle AKP’nin yaptığı; seçimlere kadar Danıştay’ın mahkeme kararlarını dinlemeden, irtica tartışmaları, Arınç’ın laikliği tartışma ortamına çekme çabası ve cumhurbaşkanı seçimi gümbürtüsü içinde KİT’lerin alel acele  yabancılara jet hızıyla satışı!

 

            Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerde Danıştay’ın kararlarını dinlemeyip, AKP’nin yanında 1991’den başlayarak bugüne kadar yönetimlerde yer almış ANAP, DYP, SHP, CHP, Refah Partisi, MHP ve DSP’de suça ortak olmuş, fakat en fazla özelleştirme suçu AKP döneminde had safhaya tırmanarak yabancı kartellere peşkeş çekilmiştir.

 

            Bugün “TÜPRAŞ, PETLAS, İSDEMİR, HAVAŞ, ERDEMİR, 16 ADET ORÜS İşletmesi, Giresun, Ordu, Tekirdağ, Rize, Sinop Limanları, Divriği ve Hekimhan Demir Madenleri, Oymapınar Barajı, Ereğli ve İskenderun Limanları, Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikası, Antalya Limanı, Eti Bakır İşletmesi, Fransızlara satılan 5 Çimento Fabrikası ve Kırıkkale Çelik boru Fabrikası,” Danıştay’ın satamazsınız suçtur ve iade edin talebine rağmen, KİT’ler resmen işgal altındadır.

 

Daha 2 gün önce Financial Times gazetesi “Erdemir kendine yabancı ortak arıyor” diye yazınca, Erdemir hisseleri yükselerek günü 6.90 YTL’ den kapattı. Gazeteye de yabancı ortak arıyoruz açıklamasını Oyak Genel Müdür Yardımcısı “Aydın Müderrisoğlu” yapmış. Sendika başkanlarının, birkaç gün önce Erdemir’i satmak suçtur ve Danıştay’ın kararlarını uygulayın söylemlerinin hemen arkasından birileri düğmeye basarak, ivedi şekilde Financial Times’e  ortak arıyoruz açıklamasında bulunmuştur. Anlaşılan o ki Erdemir hisselerinin  hızla satışına, özelleştirme suçluları tam gaz verdi.

 

            Makine Mühendisleri odası Yönetim Kurulu Başkanı Sayın “Emin Korkmaz”, Erdemir’in her 3 yılda bir satılmasına gerek yoktur, zaten hisselerinin satış gelirinden daha fazlası hazineye kazandırılmaktadır. Sayın Korkmaz, Erdemir hisselerinin uluslararası  tekellere dolaylı olarak devrine ilişkin kararlar, Danıştay’ın 13. Dairesince; Rekabet kurulunun 7 kişiyle karar alması gerekirken, hile yoluyla  8 kişi ile toplanarak karar alması gerekçesiyle, devir işlemine izin kararının yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir açıklamasın dan hemen sonra, yabancı sermayeye hisselerin satışına ortak arıyoruz denmesi de çok ilginçtir!

 

            Gariptir ki ortak arıyoruz açıklamasına ekleniyor ve söylenen: Kontrolü bizde olmak kaydıyla hisselerin payını yüzde 50’nin altına kadar indirebiliriz. Yani yüzde 50’den daha fazla hisseyi satarım demeye getiriyor! Bugün az buçuk ticaretle uğraşan ve hukuktan anlayan bilir ki; İşletmenin yüzde 50’den fazlasını satarsan söz hakkında hissene göre olur. Yarın bir anlaşmazlıkta yabancı güçlü kartel, seni kapının dışına atabilir. Güçlü olan güçsüzü yener ilkesinde seni yer bitirir!

 

            Liman İş Genel Başkanı Sayın “Raif Çakır’dalimanları özelleştirmede en çok AKP Hükümetinin döneminde yapıldığına dikkat çekerek, yasalara aykırı yönetmeliklerle ve genelgelerle, 40 kadar limanın peşkeş çekilmesinden yakınıyor ve diyorki: “İskenderun’a ve Kıbrıs’a hükmetmek, neredeyse dünyaya hükmetmek gibidir.” (Bkz. Aydınlık Dergisi sayı 1002, sayfa 40) Yine Sayın Çakır söyleminde: ABD’nin niyeti Mersin’i de üs olarak kullanmak istemektedir. AKP Hükümeti Ortadoğuda yaşanan gelişmeler nedeniyle Ocak ayında “Kemal Unakıtan’ın” ABD’de yaptığı görüşmeler ışığında, burayı ABD’ye satmak için anlaştı demektedir.

 

            Evet Sayın Başbakanın, Busch’la olan görüşmesine bakacak olursak, öyle anlaşılıyor ki Mersin Limanı gizliden satıldı! Başbakan RTE, PKK konusunda her ne kadar istediğini alamamış gibi gözükse de, bunun yerine Mersin’i verip yerine Cumhurbaşkanlığı sözünü almıştır. E ne demişler babalar gibi sat hemen akabinde pastayı kap! Demek ki bir yerlere gelmek, bir yerleri vermekten geçiyor. Yazık!

 

            Ülkede sinirlerin gerildiği bir noktada, KİT’lerin verilmesiyle ulusal güvenliğimizin sağlandığı deniz limanları, yer altı madenleri, haberleşme üniteleri ve barajlar verilmiş! KİT’lerin yanında birde toprak verilmiş, arazi verilmiş, ev tapusu verilmiş, o verilmiş, bu verilmiş! Bize de geriye ne kaldı sorusu kalmıştır? Anadolu kuşatma altına alınmış ve insanlar bu kuşatmada sonucu belli olmayan girdabın içine atılmıştır.

 

            Haklı olarak çıkış yapan askeriye, tartışmaların içine çekilmiş ve haksız yere eleştiriye maruz bırakılmış sinir ortamında KİT’lerin tekrar satışına başlanmıştır.

 

            Diyecekte tek söz var: KİT’lerin peşkeş çekildiği bu sinir harbi ortamında bizlere düşen görev, özelleştirme suçunu devamlı yazmak, çizmek, anlatmak ve halkı bilgilendirmeye çalışmaktır.

 

Bilinsin ki, ileride özelleştirme suçlularının, Türkiye Cumhuriyeti’ne yaptıkları karşılıksız kalmayacak ve yine Türkiye Cumhuriyeti yasalarıyla yargılanacaktır!

 

 

Levent Geçkalanlar

           

 

           

 

 

 

           

 

11/10/2006

Minareyi Çalan Kılıfını Hazırlar

Minareyi Çalan Kılıfını Hazırlar

 

 

 

            Atatürk ve Türk Ulusunun, devrimlerle büyük bir atılım yaparak kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ordusunun son açıklamalarına, bazı kendini bilmez çevrelerce söylenen; “Siyasete müdahale ediliyor ve bu müdahale anayasaya göre suçtur” ifadesiyle TSK, adeta sanki demokrasinin karşısındaymış gibi bir izlenim yaratılarak, yıpratma politikalarına alet edilmeye çalışılıyor.

 

            İlginçtir ki yapılan yıpratma da TSK,  sanki bu devletin bir birimi değilmiş gibi hareket edilerek söylenen; Yok efendim burası bir hukuk devletidir, yok efendim mahkemesi vardır, yok efendim yargıtay’ı vardır vs. vs. yaklaşımlarıyla ülkenin ve demokrasinin bekçisi TSK, yine demokrasinin kılıcıyla  yaralama cihetine gidilerek karanlık kafaların eleştirilerine maruz bırakılmıştır.

 

            Liberalizmin bekçiliğini, kendinde görev sayan birkaç zevat ile birkaç din bezirganının birlikte hareket ederek ve yanlarına kendine ayarlı medyalarını da alarak, adeta kendilerini bir hukuk savunucusuymuş gibi göstererek TSK’ne karşı garipçe saldırıya geçmişlerdir. Hani derler ya “minareyi çalan kılıfını hazırlarmış!” İşte tam bu edayla bu zevatlar, Türkiye Cumhuriyeti’nde yalan hak hukuk edebiyatı yapmaktan kalmıyor. Birde bugünlerde meşhur ve birçok yazar bu terimi kullanıyor, “yüzük kardeşliği!” Yalnız burada ki kardeşlik, liberal geçinen zerzevatla, diyalogcu geçinen zevatın şimdilik evli olmasından kaynaklanan ve çaldıkları Türkiye Cumhuriyeti’ne kendi kafasındaki, kendi karanlık proje kılıfını hazırlamaktan kaynaklanmakta olsa ki TSK, yıpratılmaya çalışılıyor, çünkü dışarıda ki talim terbiyecisi öyle istiyor!

 

            Söylemdeki acizliğe bak! Neymiş? Ordu siyasete müdahale edemezmiş, ama zaten müdahale ettiği de yok! Bu algılamadaki seviyesizlikte ne? Sormaz mı insan kendine, hangisi suç diye? Kendini bilmez birinin Türklüğe yaptığı hakaret mi suç yoksa üniter devlete, ulus devlete, laik devlete saldırı var, gelin hep beraber sahip çıkalım diyende mi suç! Bak utanmaza! Kılıfın ne? Haydi uydur bakalım ne çıkacak ağzından? Darwin’ci yaklaşım gibi evrim mi geçirdiniz? Zamanın komünistleri, şimdi olmuş liberal, zamanı liberalleri olmuş şimdi dinci! Yanına birde yüzük kardeşliği, hazırlamışsın çoktan kılıfı  hadi hiç durma hemen çal minareyi!

 

            Türklüğe hakarete düşünce özgürlüğü, Atatürk devrimlerine sahip çıkmaya ve devam ettirelim çağrısına suç.

 

            Düşünce özgürlüğü, belli bir hassasiyeti olan TSK komutanına veya herhangi bir çalışanına yok mu? Yoksa bizden olmayan birileri bu özgürlüğü kendi tekeli altına mı aldı?

 

            Bak fitneciye, TSK’ ne siyasete müdahale var derken birde arkasından darbe söylemini yapıştırıyor. Geç bunları söyleyelim ve dinle: Bunlar çok eskidendi inan çok eskiden!

 

            Tam şu an yazımızı yazarken, sabahın bir vakti savur saati de yaklaşmış ve Ramazan davulcusu geçiyor. Davulu da öyle dokunaklı çalıyor ki uzaktan sesi de pek hoş geliyor.

Hey oda ne? “Yüzük kardeşleri”, yoksa sizlerde tenekemi çalıyorsunuz, çünkü uzaktan sesi pekte hoş gelmiyor. Neyse tenekeye de bir kılıf uydurursunuz herhalde!

 

Levent Geçkalanlar

 

4/10/2006

Çağdaş Barbar

Çağdaş Barbar

 

            Farklı tarihsel dönemlerde sömürgeci yöntemlere başvuran ABD, uygar olmayan dünyaya, uygarlığın götürülmesi, insani müdahalelerle Batı’nın değerlerinin korunması, iddialarıyla yaptığı tek taraflı küresel sömürgeci hareketler, ABD’nin çağdaş barbarlığıdır.

 

            Kurallarını kendisi koyan, efendiliğini dünya coğrafyasında uygulamaya geçiren, halkları boyunduruğu altına almayı, sömürgeci çarkın içinde, “her türlü maddi ve manevi kaynakları emperyal emellerinde yok eden bir savaş makinesidir ABD!”

 

            Ciddi teorik ve ideolojik birikimlerini, insanlığı yok etme babında birçok tarzda saldırı mekanizmalarını, değişik şekilde kullanmış ve bunu da yalan terörizm edebiyatıyla, dünyanın jandarmalığına soyunup asıl terörizmi ABD, kendi uygulamıştır. Savaş açtığı toplumlara, belli bir süre sonra o toplumu zayıflatıp, bulunduğu yerden geri çekilerek bir kargaşaya  iten sömürgeci jandarma, insan ve madde sömürüsünde tam bir yağmacı gibi kendisinin belirlediği kukla yönetimlerle, isteklerini gerçekleştirmektedir.

 

            Her döneme teorik planlar uygulayan ABD, soğuk savaş döneminde dün komünizm ve bugün içinde İslam terörizm tehdidi var senaryolarını kendisi yazmış, müdahalelerinde kendini haklı göstermek için  kendine anti ideolojik grupları zaten kendisi yaratmış ve kendisi eğitmiştir.

 

            ABD’nin, maddi ve manevi sömürüde son yüzyıllık tarihine bakılacak olursa, şiddetin boyutunu görmek ve anlamaya çalışmak yeterlidir. Bu şiddete bakacak olursak şöyle bir tarihsel sunum yapabiliriz.

 

1893’te Hawai adaları işgali ve yerli halkın köleleştirilmesi.

 

1898’de Küba, Filipinler, Puerto-Rico ve Meksika işgali

 

1898-1901 arasında Filipinler’de, 200 bin Filipinli katli.

 

1899’ da Çin’de, yurtsever Boxer olayları ve binlerce yurtsever katli.

 

1903’te Atlantik, Pasifik okyanusu, trafiği kontrolü için Panama müdahalesi.

 

1903, 1907, 1911, 1919, 1924, ve 1934’de olmak üzere Honduras’ı tekrar, tekrar işgal

 

1915’de Haiti işgali ve 3500 Haitili katli.

 

1916’da Dominik işgali ve binlerce Dominikli katli.

 

1917’de Korsika’yı, Nikaragua’ya paralı askerle işgale ortak olmak.

 

1920’de Guatemala işgali ve binlerce insan katli.

 

1921’ ve 1926’da olmak üzere CIA’ nın organize ettiği 300 Nikaragualı katli.

 

1945’de Japonya Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atılama sebebiyle 250 bin Japon Katli.

 

1946’da Bolivya’da general Gualberto Villarcal, ABD tarafından yönetime getirildi ve 1947-1952 yılları arasında 30 bin Bolivyalı öldürüldü.

 

1947’de Pasifik adaları işgali ve bu adaları stratejik üs olarak kullanması.

 

1948-1957 arasında Kolombiya’da ABD, destekli yönetime gelen Laueno Gomez ve general Pinella dönemlerinde 300 bin Kolombiyalı katli.

 

1950-1953yılları arasında yüz binlerce Koreli savaş sırasında öldürüldü.

 

1954’de ABD tarafından iktidara getirilen Alferedo Stoessner, diktatörlüğünü 1984’e kadar kullandı ve 800 bin Paraguaylı yurtdışına kaçtı.

 

1954’de yine binlerce Guatemalalı öldürüldü.

 

1955-1971 yılları arasında 26 bin Haitiliyi katletti.

 

1956-1959 yılları arasında Küba’da 60bin kişi öldürüldü.

 

1961’de yine Küba’ya Domuzlar Körfezi Çıkarmasıyla Küba’da bir karşı devrim hareketi örgütledi.

 

1964’de Brezilya’da ABD işbirlikçisi askeri darbe iktidara geldi. 1964-1970 yılları arasında CIA’ nın organize ettiği ölüm mangaları 2 bin muhalif Kübalıyı öşdürdü.

 

1965’de ABD işbirlikçisi Suharto rejimi, 1,5 milyon Komünist ve ilerici Endonezyalıyı öldürdü.

 

1965’de Dominik’i tekrar işgal etti.

 

1973’te Uruguay’da ABD güdümlü Askeri darbeyle 50 bin muhalife işkence yapıldı.

 

1973’te CIA, Şili’de Allende yönetimini darbeyle yıktı. Darbeciler 30 bin muhalif Şililiyi katlettiler.

 

1975’te ABD, Vietnam savaşını kaybetti. Milyonlarca Vietnamlıyı 638 bin ton bomba ile yok etti.

 

1970-1975 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta  1 milyon insanı öldürdü.

 

1976’da Arjantin’de düzenlediği darbeyle, 30 bin kişinin “kaybedilmesine” neden oldu.

 

1979-1987 yılları arasında El Salvador’da ABD destekli Duarte rejimi döneminde, 70 bin El Salvadorlu yaşamını yitirdi.

 

1982’de Grenada’yı işgal etti. Yüzlerce yurtsever katledildi.

 

1983’te Lübnan’a müdahale etti. Binlerce Lübnanlı yurtsever öldürüldü. Aynı yıl içinde ikinci bir müdahale ile 6. Filo’ya ait savaş uçakları günlerce Lübnan’ı bomboladı.

 

1986’da Libya’yı Bombaladı. Bine yakın Libyalı Yaşamını yitirdi.

 

1989’da Panama’yı işgal etti. 5 bin Panamalı öldürüldü.

 

1990’ların başımda Yugoslavya’yı emperyalizmin “Av Sahasına” çevirdi.

 

1991’de Körfez Savaşında Irak halkına  bomba yağdırdı. 100 binin üzerinde ıraklı yaşamını yitirdi. ABD uçakları 12 bin sorti yaptı.

 

1991’de Somali’yi işgal etti. Birçok kabileden 2 milyona yakın Somalili öldürüldü.

 

1995’de Azerbaycan’da darbe girişiminde bulundu.

 

1995 ve 1998 yıllarında, Özbekistan’da darbe girişiminde bulundu.

 

1998’de Afganistan ve Sudan’ı bombaladı.

 

1998’de Irak’a karşı tekrar “Çöl Tilkisi” adlı operasyon düzenledi ve binlerce Iraklı yaşamını yitirdi.

 

2001’de 11 EYLÜL ikiz kule saldırısının ardından, Afganistan ve Irak’ın tekrar bombalanması. Yüz binlerce insan katli.

 

2006’da bu yıl İsrail ile birlikte Lübnan’ın tekrar bombalanması ve yüzlerce insan katli. Şu an için ise hedefte Suriye ve İran’a yaptırımlar. (Not. Bkz. Tarihsel sıralamalar ve örnekler, Yazar Volkan Yaraşır’ın, “11 EYLÜL, Gerçeğin Çölüne hoş geldiniz” adlı eserinden sayfa 110-113’ten alınmıştır.)

 

ABD’nin yaptığı şiddet ve insan kıyımlarına bakacak olursak ABD, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Uzak Asya’dan Ortadoğu’ya kadar, çeşitli komplolar, suikastler, darbeler ve sıcak savaş teknikleri ile insanlık üzerine bir “Savaş Tanrısı” gibi bombalar, kurşunlar, füzeler, yağdırmış ve insanlığı ölüme, yoksulluğa ve işkenceye maruz bırakmıştır.

 

Bu emellerinde ABD, adeta kan ve ölüm taciri kesilerek, tarihe asla unutulmayacak şekilde karanlık ve hain bir devlet olarak adını yazmıştır.

 

 

Levent Geçkalanlar

           

4/10/2006

Hıyanet-i Vataniye Kanunu..!

                                                                                                                        

Hıyanet-i Vataniye Kanunu

 

 

            “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” ilk olarak 29 NİSAN 1920’de “Dini kullanarak devletin şeklini değiştirmek ve bozmak isteyenler vatan haini sayılır saptamasıyla kabul edilmiş.” Daha sonra yasada değişikliğe gidilerek milli egemenliğe, milli devlete, birlik ve bütünlüğüne, laikliğe karşı durmak vatana ihanet sayılır şeklinde son halini almıştır.

 

             İstanbul, İngiliz istilası altındayken, Ferit paşa kabinesine karşı konan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun  maddelerine, Türk milletinin namusunu ve şerefini korumak, mevcut bütün kuvvet ve vasıtalarımızı icabına göre kullanarak, bizi yok etmeye çalışan düşmanların, düşmanca emellerini kırmak, işgal altındaki İstanbul’da emperyalizme hizmet eden ve milli hakimiyete karşı duran, işgal ordularına katılan, bozgunculuk ve casusluk yapan, iç isyanları düzenleyen elebaşları ve yandaşlarının vatan hainliği ile cezalandırılacaktır şekliyle ilk halini almış ve kabul edilmiştir.

 

            1 KASIM 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasıyla kanunda ek değişikliğe gidilerek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meşrutiyetine karşı davrananlar “vatan haini” sayılır. Milli hakimiyetin temsilcisi milli devlete karşı durmak vatan hainliğidir saptaması ile kabulüne gidilmiş.

 

            4 MART 1924’te Hilafetin kaldırılmasıyla yukarıda verilen son metne ek yapılarak,

25 ŞUBAT 1925’te “Milli hakimiyete, milli devlete, birlik ve bütünlüğüne ve laikliğe karşı olanlar vatan hainidir şeklinde son haline getirilmiş, fakat 1925’te şeyh Sait ayaklanmaları sebebiyle kanunda yeniden bir ek düzenlenmeye gidilmiş. Bu düzenlemede: Dini ve dini mukaddesatı siyasi gayelere esas almak veya alet etmek amacıyla cemiyetler kurmak, bu cemiyetlere girmek, dini kullanarak devletin şeklini değiştirmek ve bozmak, fesat ve nifak sokmak, gerek tek tek ve gerek toplu olarak, sözlü veya yazılı veya fiili bir şekilde nutuk söylemek veyahut yayın suretiyle harekette bulunmak vatan hainliği sayılır denmiştir.

 

            Evet görüldüğü üzere yapısı itibariyle İstanbul’un işgalinde, Ferit Paşa kabinesine karşı konan Vatana İhanet Yasası, daha sonra bazı dini ve bölücü ayaklanmalara karşı, milli devleti korumak maksadı ile konmuş ve ülke korunmasında bu yasa ta ki “12 NİSAN 1991’e” kadar bir emniyet supap’ı gibi hainlere karşı görevini yerine getirmiştir. Turgut Özal hükümeti, “Terörle Mücadele Kanunu’yla” ve yine Turgut Özal’ın talimatıyla yasa yürürlükten kaldırılmış, ülke bugünkü bulunduğu karanlık döneme itilmiştir.

 

            Vatana ihanet yasası iptali sonrasında, ülkenin durumuna bakacak olursak, dinin siyasete nasıl alet edildiğini, laikliğin nasıl zedelendiğini, tarikat ve cemiyetlerin nasıl çoğaldığını, dinin devlet kademelerine kadar girdiğini, devletin yapısının nasıl yıpratıldığını, fesat ve nifak ticaretinin nasıl yapıldığını, yazılı ve sözlü yıkıcı yayınların alenen yapıldığını  görmekteyiz.

 

Anlaşılıyor ki: Şu an için Cumhuriyetimizin hali bu gösterge ile bir vahametin içine sürüklenmiş ve ülke 1920’lerden daha da geri zihniyetlerin eline geçmiştir. Vatana ihanet yasası’nın kaldırılması ile asıl vatana ihanet burada yapılmış ve ülke tam bir milli devletten  intikam alma sahnesine dönüştürülmüştür. Yapılan bu siyasi hata Cumhuriyeti adeta şeyh Saitçi zihniyetlerin at koşturduğu siyasi arenada, değerli ordumuz da bir yıpratılma çabası içinde bırakılmış ve toplumun bazı kesimlerine laiklik düşmanlığı pompalanmıştır.

 

TSK’nin  son yaptığı açıklamalara bakacak olursak, komutanların rahatsızlığı açıkça görülmektedir. Ülkenin içinde bulunduğu durum şimdiye kadar içerden ve dışardan yapılan hainliğin en fazla dozla yapıldığı acı bir gerçektir ki TSK rahatsız olmuş ve tavrını ortaya koymuştur. Tabi yapılan açıklamaların tesiri ne olacak onu da ilerleyen günlerde göreceğiz. Gerçek olan da şudur ki TSK’nin yaptığı son açıklamalar ülke savunmasında yer alan, Atatürk devrimlerinden yana olan bizler için büyük bir moral ve övünç kaynağı olmuştur. Bu nedenle devletimizin en büyük koruyucusu olan ordumuz, en büyük dayanağımız olması sebebiyle sonuna kadar desteklenmelidir.

 

Yapılması gerekende, birçok parçalara ayrılmış ve kendini Kemalizm ilkelerine adayanların tek bir siyasi çatıda toplanmasından geçmektedir. Bu nasıl yapılır, nasıl işleve konur ve alt yapısı nasıl oluşturulur derhal buna eğilmek lazımdır. Bu zorda olsa, zoru başarmada tüm güçler birleştirilmeli, genç bir potansiyele ve genç bir yapıya sahip ülke sonuna kadar korunmalı.

 

 Bu başarımda Ulu Önderimiz Atatürk’ün dediği gibi söylemimiz!

 

Ya İstiklal Ya Ölüm Olmalıdır!

 

 

Levent Geçkalanlar

 

 

levent_geckalanlar@mynet.com___________________levent_geckalanlar@yahoo.com___________________tosend_levent@hotmail.com LEVENT GEÇKALANLAR LEVENT GEÇKALANLAR